Çerez kullanımına dair iznini yönettiğimiz araç geçici olarak çevrimdışı. Bu nedenle çerez izni gerektiren bazı işlevler eksik olabilir.
Credit: Courtsey of perapalace.com
KIŞ GÜNEŞİNDE AKDENİZ MOLASI.
Antalya’da kış, takvimden önce ışıkla kendini belli eder. Ağustosun beyaz ve keskin parıltısı yerini daha alçaktan gelen, kenarları yumuşamış bir aydınlığa bırakır; öğleden sonraları falezlerin üzerine düşen güneş ışığı dinginleşir. Sezonun yoğunluğu içinde gözden kaçan ayrıntıların görünür hale geldiği bu mevsimde, Antalya’yı bir sahil tatilinden çok bir şehir ziyareti olarak deneyimlemek isteyenler için yola çıkmanın tam sırası.
KALABALIKTAN UZAKTA.
Son yıllarda Avrupa’da yaz aylarında aşırı kalabalıklaşan Akdeniz destinasyonları, ılıman kışlarıyla sezon dışı seyahatin yeni adresleri haline geliyor. Benzer şekilde Antalya da sezonun bitimi denen sonbahar günlerinde şehrin gerçek sahiplerinin ve gerçek gezginlerin daha çok keyif aldığı haline bürünüyor. Şehrin keşfedilmeyi hak eden durakları olan antik kentler, öğle sıcağıyla girilen bir dayanıklılık sınavı olmaktan çıkıp birer keşif rotası halini alıyor. Şehir merkezinin hemen doğusunda, Aksu sınırları içindeki Perge, ortasından su kanalı geçen sütunlu caddesi, Helenistik dönemden kalma kule kapısı ve geniş stadyumuyla Roma dönemi şehir planlamasını bütün olarak okumaya imkân tanıyor. Yaz gezilerinde güneşin yakıcı ışıkları altında vakit geçirmek zor olan Apendos Antik Tiyatrosu kışın akustiğini test edecek kadar sakin bir atmosfer sunmaya başlıyor.
Termessos ise bambaşka bir deneyim vaat ediyor. Antalya’nın kuzeybatısında, Güllük Dağı Termessos Milli Parkı içinde, deniz seviyesinden yaklaşık bin metre yükseklikte konumlanan kente ulaşmak başlı başına rotanın bir parçası. Kızılçam ormanları arasında kıvrılarak tırmanan dağ yolu, Antalya Körfezi’ne açılan manzarasıyla deneyimin kendisi haline geliyor. Kaya mezarları ve dağınık halde duran lahitler ise kentin ormanla iç içe geçmiş dokusunu tamamlıyor. Kış aylarında ören yerlerinin ziyaret saatleri kısaldığı için Termessos’u sabah saatlerine planlamak, Perge ile Aspendos’u ise ayrı bir güne bırakmak, her birini acele etmeden deneyimlemenin en ideal yolu.
TURUNÇ MEVSİMİ SOFRALARI.
Antalya’da yemek kültürünü anlamanın en kısa yolu bir tabak piyazdan geçiyor. Kuru fasulye, tahin, limon ve sirkeyle hazırlanan bu tabak, kentin mutfağını İç Anadolu’daki örneklerinden ayıran en net imza. Tahin burada yalnızca piyaza özgü kalmıyor; hibeş gibi mezelerden soslara kadar sofranın pek çok köşesinde kendini gösteriyor. Kıyının balığı, Yörük geleneğinden gelen tandır ve dağ otlarıyla hazırlanan zeytinyağlılar da bu mutfağın Akdeniz’le Toroslar arasında şekillendiğini hatırlatıyor. Tahinli bir meze olan hibeş, közde sebzeler ve dağ otlarıyla hazırlanan zeytinyağlılar da masayı tamamlayan lezzetler arasına yerleşiyor.
Kış ise bu tabloya turuncuyu ekliyor. Narenciye hasadıyla birlikte pazarlar portakal ve mandalinayla dolarken Akdeniz mutfağı bu lezzetleri Antalya denince akla ilk gelenler arasında yer alan reçellerin dışında da değerlendiriyor. Örneğin; turuncun acımsı aroması, kış balıklarının yağlı dokusuyla iyi bir denge kurduğundan bu tatlar salata soslarına, şerbetlere ya da balığa eşlik eden soslara dönüşebiliyor. Kaleiçi’nde bu mevsimi deneyimlemek isteyenler için Seraser, tarihi bir konak atmosferinde Akdeniz mutfağının daha rafine bir yorumunu sunuyor. Çağdaş Türk mutfağına odaklanan bir tadım menüsü arayanlar için Chayote, Anadolu reçetelerini modern bir dille yeniden kurgulayan yaklaşımıyla öne çıkıyor. Konyaaltı yönünde ise 7 Mehmet, mütevazı bir çorbacı olarak başladığı yolculuğu kentin en çok anılan restoranlarından birine dönüştürmüş bir aile hikâyesi taşıyor.
YAMAÇLARDAN SAHİLLERE.
Antalya’nın kışını diğer Akdeniz kentlerinden ayıran en somut deneyim, sabahı karda, öğleden sonrayı deniz kıyısında geçirebilme imkânı. Bu deneyimin adresiyse, kentin batısında Beydağları’nın Bakırlıtepe zirvesinin kuzey yamacında, yaklaşık 1900 metre yükseklikte konumlanan Saklıkent. Şehir merkezinden yaklaşık bir saatlik yolculukla ulaşılabilen Saklıkent yolunda, çam ormanları arasında virajlarla yükselirken aşağıda körfez küçülüyor, yukarıda karlı zirveler belirginleşiyor. Kayak yapmayanlar için ya da kar olmayan dönemlerde karla kaplı yamaçlarda yürümek ya da dağ evlerinin çevresinde vakit geçirmek mevsimle bütünleşmeye alan tanıyor. Şehre dönüş yolundaysa virajların arasından görünen deniz giderek yaklaşıyor, hava ısınıyor, kar yerini kızılçamlara ve zeytinliklere bırakıyor. Konyaaltı sahiline varıldığında güneşli bir kış gününde açık havada oturmak, hatta cesur olanlar için denize girmek mümkün.
Günün sonunda Antalya’yı niş bir seyahat durağına dönüştüren, bu birbirine uzak sanılan deneyimlerin aynı güne, aynı kadraja sığabilmesi oluyor. Antik kentlerde acele etmeden geçen bir sabah, dağ yolunda uzun bir sürüşe ve arından turunç kokulu bir sofrada biten bir akşama uzanabiliyor. Yaz kalabalığının çekildiği bu mevsimde kent, her durağa kendi zamanını tanıyan bir mola öneriyor ve Akdeniz’in bu kıyısını yazdan bildiklerinin ötesinde yeniden keşfetmeye davet ediyor.
İLGİNİ ÇEKEBİLECEK DİĞER YAZILAR:
MINI ROTALAR: AKYAKA’DA YAZIN HAFİFLİĞİ